Zorunlu okullar

Bu sayfadan ANKARA ilinde zorunlu hizmet yapılabilen, doğu görevi yerine geçen okullara ulaşabilirsiniz. Sitemizdeki veriler Aralık 2018 tarihli 2735 sayılı tebliğler dergisine göre hazırlanmıştır. Ağustos’ta okullar açılıyor mu Okullar 15 Ağustos'ta mı açılacak Okullar 31 ağustos'ta mı açılıyor Telafi eğitimi zorunlu mu Devlet okullarından telafi eğitimi olacak mı Okullar ... Sitemizde zorunlu hizmet bölgesi okulları ve zorunlu hizmet bölgesinde olmayan okulları bulabilirsiniz. Özel okullar açılacak mı? Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Twitter adresinden 2020-2021 eğitim öğretim yılına ilişkin 11 Ağustos akşamı açıklama yapıldı. Yapılan açıklamada '2020-2021 eğitim öğretim yılına ilişkin değerlendirme süreci nihai aşamadadır. Okullar ne zaman açılacak? Yüz yüze eğitim zorunlu mu olacak? Uzaktan eğitim modeli ile ders başı yapan öğrenciler 21 Eylül'den itibaren okullarına kavuşacak. Bakan Selçuk, okula ... 31 Ağustos'ta okullar gitmek zorunlu mu sorusu, Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayımladığı okullarda yeni dönem açılış tarihini yayımlamasının ardından merakla araştırılmaya ... Sıra Kurum Kodu Okul Adı Hizmet Bölgesi Hizmet Alanı Zorunlu Süresi Hizmet Puanı; ADANA Zorunlu Hizmet Okulları, ADANA Zorunlu Hizmet Bölgeleri 2019 Öğrenciler sınıfta maske takacak mı? Koronavirüs salgını sebebiyle mart ayında okullar kapatıldı. 23 Mart'ta başlayan uzaktan eğitim 19 Haziran'da tamamlandı. Milli Eğitim Bakanlığı okulların açılacağı tarihi duyurdu. Okulların açılacağı tarihin belirlenmesinin ardından hem öğrenciler hem de veliler okullarda nasıl tedbirler alınacağını merak ediyor. Okullar açılacak mı? Yüz yüze eğitim olacak mı? Okulların son durumuyla ilgili açıklama öğrenciler ve veliler tarafından merak ediliyor. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, okullarla ... Veliden gönüllü yada zorunlu para talep edilmesi asla yasal değil. Milli Eğitim Bakanlığı bu konuda sıkıntı yaşayan veliler için bir “şikayet hattı”nı hizmete soktu. Çağrı merkezine bu tarz şikayetlerin iletilebileceğini belirten MEB, “Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde özel bir ekip kurduk.

Halk sağlığı profesörü: Eylülde tam kapatmaya zorunlu kalacağız

2020.08.06 09:07 memegeneral25 Halk sağlığı profesörü: Eylülde tam kapatmaya zorunlu kalacağız

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık, Türkiye’nin salgınla mücadelede başarısız olduğunu ve verilerin gizlendiğini savundu, “Olasıdır ki eylül sonlarına doğru kaçındığımız, ötelediğimiz 14 günlük tam kapatmaya zorunlu kalacağız” dedi.
Fotoğraf: Reuters Cumhuriyet’ten Sibel Bahçetepe’ye konuşan Saltık, Test sayılarının yetersizliğine dikkat çekti.
Her 1 milyon kişi için Rusya’da 198 bin, Britanya’da ise 246 bin test yapıldığını hatırlatan profesör, “Açıklanan rakamların Türkiye gerçeğini hiç yansıtmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız” diye konuştu.
Saltık, bu görüşünü şöyle savundu: “Örneğin Erzurum Valiliği günlük 200, Malatya Valiliği ise günlük 100’ün altına inmeyen olgu sayılarını açıkladı. Ancak Sağlık Bakanlığı’nın verilerine baktığımızda, Erzurum ve Malatya’yı içine alan, her biri altı-yedi ili içeren iki ayrı bölge için 45 dolayında olgu bildirildiğini gördük. Bu durum güven bunalımı yaratıyor.”
Türkiye’nin salgınla ilgili ‘açık başarısızlığı’ndaki temel nedenin ekonomik yetersizlikler olduğunu söyleyen Saltık, şöyle konuştu: “İki-üç günlük piknik ya da bayram karantinaları denebilecek alaturka yöntemlerle iktidar bu mücadeleyi götürmeye çalıştı, olmadı. Korkarım ki, eylül ortalarında ya da sonlarına doğru okullar da açılırsa, ayrıca 11 Mayıs’tan bu yana AVM’leri açarak geldiğimiz ölçüsüz açılım – saçılım politikaları, Kurban Bayramı ve tatil yerlerinin açılması olgu sayılarında bir patlamayla yansıyacak.”
‘En az üçle çarpılmalı’
Saltık, olgu ve ölüm sayılarını en az iki-üç ile çarpmak gerektiğini belirterek, şöyle devam etti: “Belki eylül sonlarına doğru kaçındığımız, ötelediğimiz 14 günlük kapatmaya zorunlu kalacağız. Kaçındığımız 50 milyar dolara yakın harcamayı da fazlasıyla yapmış olduk. Salgın ülkemizde beşinci ayını bitiriyor. Maliyeti korkunç boyutlara ulaştı.”
Yerli bir firmanın üretimi PCR testlerinin duyarlığının yüzde 40’larda olduğunu ifade eden Saltık, “Bu test için yerli dendi ve yandaş firmadan alındı. Korkunç bir fiyasko bu” dedi.
Profesör, Bilim Kurulu’nu göreve çağırarak, bu konularda üyelerin sesini yükseltmesi gerektiğini ifade etti.kaynak
submitted by memegeneral25 to politicsturkey [link] [comments]


2020.07.04 03:13 osmanonurkoc Kürt sorununa dair

CUMHURİYET DÖNEMİ KÜRT RAPORLARI
PKK ile Ankara yönetimi arasındaki diyalog sürecinin başlamasıyla önemli bir dönüm noktasına gelen Kürt Sorunu’nun kökleri, PKK’nın silahlı faaliyete başladığı 1984 yılından çok daha gerilere, Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar gidiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin en önemli odaklarından birisi olan Kürt Sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından ilk kez, bir yıl arayla çıkan Nasturi ve Şeyh Sait İsyanı’yla görünür hale geldi.
1924’te Güneydoğu Anadolu'da Süryanilerin bağımsızlık için başlattığı Nasturi isyanını, 1925’teki Kürt aşiretlerinden yaklaşık beş bin isyancının merkezi yönetime başkaldırışı takip etti. 1925’le 1937 yılı arasında yaklaşık yirmi bölgesel isyan başlatılsa da, hepsi ordu birlikleri tarafından bastırıldı ve hiçbiri, Kürt Sorunu’nun kilometre taşlarından birisi olan ve Tunceli’de resmi rakamlara göre 13 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Dersim İsyanı kadar büyük etki oluşturmadı.
Bugün adı Tunceli olan Dersim’de yedi ay süren isyanın ardından uzun yıllar sessizliğin hakim olduğu bölgede çatışmalar, 1984 yılında faaliyete başlayan PKK’nın Eruh ve Şemdinli Baskını’yla yeniden başgösterdi. Söz konusu kırılma noktalarıyla zaman zaman siyasi çatışma düzeyinde tartışılan Kürt Sorunu, güvenliği ve askerin rolünü esas alan veya sözkonusu etnik gruba yönelik engellerin kaldırılmasını hedefleyen değişik yaklaşımlarla ele alındı.
1925 ile 1961 yılları arasında ve 1980’lerin sonundan günümüze dek sorunun çözümüne yönelik çeşitli raporlar yazıldı. Bunların belli başlıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
Meclis Başkanı Abdülhalik Renda Raporu (1925) Dahiliye Vekili Cemil Uybadın Raporu (1925) Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Raporu (1926) Vali Ali Cemal Bardakçı Raporu (1926) Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören Raporu (1930) Fevzi Çakmak Raporu (1931) Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay Raporu (1931) Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Raporu (1931) Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936 Başvekil İsmet İnönü Raporu (1935) Umum Müfettiş Abidin Özmen Raporu (1935) İktidar Vekili Celal Bayar Raporu (1936) CHP Azınlıklar Raporu, 1940 Umum Müfettiş Avni Doğan Raporu (1943) Maliye Müfettişi Burhan Ulutan Raporu (1947) 27 Mayıs 1960 Doğu Raporu (1961) DSP Güneydoğu Raporu (1987) SHP Raporu (1990) Recep Tayyip Erdoğan Raporu (1991) MÇP Doğu Ve Güneydoğu Anadolu Raporu (1991) SHP Nevruz Raporu (1992) Adnan Kahveci Raporu (1992) ANAP Raporu (1993) TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu (1997,98) CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu (1999) Algan Hacaloğlu Raporu, 2000 DTP Siyasi Tutum Belgesi/ Demokratik Özerklik (2007) Saadet Partisi Raporu (2009) AK Parti Demokratik Açılım Kitapçığı (2010) 
Abdülhalik Renda Raporu, 1925
Dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından 1925 yılında kaleme alınan raporda, Kürtler arasında 'artan milliyetçilikten' duyulan endişe aktarılıyor. 14 Eylül 1925 tarihinde dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye sunulan rapor, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk Kürt Sorunu raporu olarak biliniyor.
Bastırılan Şeyh Sait İsyanı’nın ardından doğudaki 10’un üzerinde şehri gezerek paylaştığı izlenimler ışığında Renda, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede 'Türkleştirme politikası' izlemenin gerektiğini savunuyor.
Kürtlerin kendi dillerini yaşatıyor olmasını milli aidiyete bir darbe olarak gören Renda, Türkçe konuşmaya 'teşvik' için bölgede Kürtçe konuşanlara işlerinde zorluk çıkarılmasını savunuyor. Dilin anahtar rolüne işaret eden rapor, devletin yaklaşımının temellerini oluşturması sebebiyle büyük önem teşkil ediyor.
Ayrıca bölgedeki gizli silahlanmanın da önüne geçilmesi gerektiğini ifade eden Renda, bölgedeki aşiretlerin de zayıflatılmasını istiyor.
Cemil Uybadın Raporu, 1925
Renda’yla birlikte Şark Islahat Planı’nın temelini oluşturan bir diğer rapor ise, aynı yıl Dahiliye Vekili Cemil Uybadın tarafından kaleme alındı.
Diyarbakır (Ergani), Mardin, Siirt, Şanlıurfa (Siverek), Tunceli (Dersim) valileriyle yaptığı görüşmelerde edindiği bilgileri temel alan Uybadın, Şey Sait isyanının bastırılması sürecinde devletin sert tutumunun asayişi sağladığı, ancak bunun halk nezdinde devlete karşı bir tepki oluşmasına sebep olduğu şeklinde bir sorun tespitinde bulunuyor. Bölgedeki Kürtçü hareketin arkasında dış güçleri gören Uybadın, sorunun sürmesinde İngiltere ve Fransa’nın rolüne işaret ediyor. Kürt hareketinin aşamalı olarak Fırat Nehri'nin doğusuna ve sınır dışına sürülmesi gerektiği görüşünde olan Uybadın, Şeyh Sait İsyanı’nda 60 bin silah toplanmasına rağmen, Dersim’de tedbir alınmadığına değiniyor.
Uybadın’ın raporunda yer verdiği Kürt Sorunu’na yönelik çözüm önerileri arasında, zorunlu iskan politikası da var. Ubaydın, 'Kürt köylerine Türkleri yerleştirmek', 'Hristiyan azınlıkları bölgeden çıkarmak', 'doğudaki nüfusun batıya göçünün özendirilmesi' ve 'sıkıyönetim ilan edilmesi' gibi politikalarla öne çıkıyor.
1925’te yazılan Abdülhalik Renda ve Cemil Ubaydın raporları; Mahmut Esat Bozkurt, Kazım Orbay, Cemil Ubaydın ve Abdülhalik Renda tarafından kaleme alınan 1925 yılı tarihli 'Şark Islahat Planı'nı şekillendirmesi açısından büyük önem taşıyor. Aynı yıl Bakanlar Kurulu tarafından kabul edilerek yürürlüğe giren plan, hemen öncesinde yazılan iki raporun işaret ettiği gibi doğunun demografik yapısının değiştirilmesi, Kürtlerin doğuya yerleştirilmesini öngören iskan politikası, güvenlik odaklı olarak istihbarat ve ulaşım ağının iyileştirilmesi, güvenlik görevlilerinin, hükümet temsilciliklerin ve eğitim kurumlarının artırılması, Kürtçenin yasaklanması ve çocukların ailelerinden alınarak Türkçe eğitimi verilmesini ve Türklük propagandası yapılmasını öngörüyordu.
1921 yılından itibaren çeşitli bölgelerde güvenlikten iskan politiklarına kadar geniş yetkilerle donatılmış Umum Müfettişliklerinin varlığı, Kürt Sorunu’na yönelik bakışın geçerli olduğu dönemin anlaşılması için önemli bir ipucu niteliği taşıyor. Ulus devlet anlayışının ülke sınırındaki her bir bölgeye nüfuz etmesini hedefleyen ve Tek Partili Dönem’in bitimine kadar varlığını sürdüren bu kurumlar, söz konusu Islahat Planı’nın hayata geçmesinde önemli bir role sahipti.
Hamdi Bey Raporu, 1926
1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporu, Dersim bölgesindeki 'olası bir krize' ve bunu engelleyecek 'tedbirlere' odaklanıyor.
Dersim Sorunu’nun Osmanlı Dönemi’ne dayandığını söyleyen Hamdi Bey, giderek 'Kürtleştiği' gerekçesiyle umutsuzluğa kapıldığı bölgenin ancak askeri bir harekat ile 'düzene gireceği' görüşünü savunuyor.
Bölgeyi güvenlik odaklı olarak geliştirmeye yönelik, fabrika kurmak, yol yapmak gibi faaliyetleri nafile girişimler olarak gören Hamdi Bey’in raporu da kendisinden önceki raporlar gibi, hükümet politikalarını değiştirmeye yönelik özeleştiri niteliği taşımaktan çok uzak olmak ve durumu yalnızca asayiş sorununa indirgemekle eleştiriliyor.
Cemal Bardakçı Raporu, 1926
Dönemin Elazığ Valisi olan Cemal Bardakçı’yı kendisinden önce rapor kaleme alan isimlerden farklı kılan, Osmanlı İmparatoru Padişahı Yavuz Sultan Selim döneminden bu yana süregelen sorunun, bölgede devlet eliyle gerçekleşen katliamlara bağlaması. Askeri hareket yerine bölgedekilerin hükümetin iyi niyetine inandırılmasının gereğine inanan Bardakçı, çözümün Dersim’deki sosyo ekonomik sorunların bölgedeki işsizliği ve eğitimsizliği gidermek suretiyle refahı arttırmaktan geçtiğine inanıyor.
Dersim’deki temel rahatsızlıkların bölgedeki Sünnilerin Alevilere yönelik baskısı ve ‘Kürt’ diye ötekileştirmesinden geçtiğini ifade eden Bardakçı, bölgede Kürtlerin çoğunlukta olduğu bilgisinin doğru olmadığını savunuyor.
Bardakçı'ya göre, Dersimliler, öldürülmekten ve göçe tabi tutulmaktan korkuyor. Silah bırakmamalarının sebebini de devletin olası bir müdahalesine yönelik korku olarak açıklıyor.
İbrahim Tali Öngören Raporu, 1930
Umum Müfettişi İbrahim Tali Öngören’in, 1930 yılında rapor haline getirdiği anlatımında sertlik yanlısı ve güvenlik odaklı bir perspektifin izleri görülüyor.
Dersim’in izole edilmesi fikrine taraf olan Öngören, Elazığ’da bulundurulacak ordu birliklerinin isyan eden köyleri bombalamak, köylülerin iskan hakkını elinden almak ve bölge halkının mallarına zarar vermek suretiyle durdurulmasından yana.
Dersim’in köy ağalarının etkisi altında olduğunu altını çizen Öngören, bu kişilerin Dersim’den çıkartılıp Batı’ya göçe zorlanmasını da temel çözüm önerileri arasında sunuyor.
Fevzi Çakmak Raporu, 1931
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından ülkenin ilk Başbakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak, yazdığı Kürt Sorunu raporunda, Dersim halkını, 'eşkıyalığı alışkanlık haline getirmiş grup' olarak tanımlıyor. "Dersimliler okşanmakla kazanılmaz" sözleriyle sert tedbir yanlılığını ortaya koyan Çakmak, Hamdi Bey ve Öngören’in söylediği gibi, bölgedeki soruna, Dersimlilere yönelik zorunlu iskan politikaları ve askeri baskıyı artıran yöntemlerini çare olarak sunuyor.
Çakmak’ın 'Kürtlüğün eritilmesi gerektiğini' savunduğu bölgeye 'koloni' muamelesi yapılmasını ve burada bir koloni idaresi kurulmasının gereğini savunduğu bölüm raporun en çarpıcı bölümlerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Ömer Halis Bıyıktay Raporu, 1931
Mustafa Kemal’in yanında birçok cephede savaş veren Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay, aynı dönemde konuya değinen Çakmak’ın aksine Dersimlilerin 'eşkıya' olduğu görüşünü reddediyor. Halkın zor şartlar ve ağalık boyunduruğu altında olduğunu savunan Bıyıktay, Dersim’e yapılacak Türklük ve din esaslı bir harekata karşı çıkıyor. Silah yerine serbestliğin aracılığına inanan Bıyıktay, askerin bölgeyi silahsızlaştırmak için hızlı bir çalışma yapamaması durumunda, asıl silahlı grupların güvenlik güçlerinin bulamayacağı noktalara saklanacağı ve hedefin yerli halk olacağı yönünde görüş belirtiyor.
Dersim’in vilayet olması gerektiğini savunanan Bıyıktay raporunda, bölgeye yetiştirilmiş memurların gönderilmesi, yol ve köprü inşaatlarıyla hem bölgenin gelişmesi hem de yerli halka istihdam sağlanması gibi silah içermeyen çözümlere yöneliyor.
Şükrü Kaya Raporu, 1931
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, kendisiyle aynı dönem rapor kaleme alan pek çok ismin tersine, Dersim’e yönelik herhangi bir askeri müdahalenin gerekli olmadığını savunuyor.
Aynı zamanda eski İçişleri Bakanı olan isim, 1931 yılında yazdığı raporda, Dersim’deki sorunun devlet eliyle yaratılmış olduğunu ifade ediyor.
Kaya raporunda, pek çok isimden farklı olarak ağaların baskısı altındaki halkın topraklandırılması ve ağalara bağımlılıklarının önüne geçilmesinin gereğini savunuyor.
Yerli memurların yerine idealist görevlilerini bölgeye tayin edilmesinin gereğini savunan Kaya; yol, okul gibi bölgeyi kalkındıracak adımları da destekliyor.
Olası bir askeri harekettan önce, bölgedeki tüm silahların toplanması, aşiret reislerinin batıya göçünün sağlanması ve bölgeye sığınan kaçak mahkumların yakalanması gerektiğini savunan Kaya raporunda, çeşitli safhalardan oluşan ve yıllarca sürmesi öngörülen bir plana yer veriyor.
Abdullah Alpdoğan Raporu, 1936
Dönemin Tunceli Valisi ve Dördüncü Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan, Dersim’e yönelik askeri bir operasyona destek veren isimler arasında yer alıyor.
Alpdoğan’ın 15 gün boyunca süren Umum Müfettişliği toplantısında paylaşılan raporunda Dersim’de "Hükümetin halkı Ermeniler gibi katledeceği gerekçesiyle" isyan tohumları ekildiğine yer veriliyor. Bölgedeki Türk aidiyeti kurulması ve arttırılması gerektiğini savunan Alpdoğan, bölge halkını 'dağ Türkçesi konuşan' ve 'kendisini Kürt zanneden Türkler' olarak tanımlıyor.
Alpdoğan’ın raporu, Dersim’e yönelik sert müdahalenin çıkış noktası ve hareket planı sayılabileceği için büyük önem arz eden bir metin diye tanımlanabilir.
İsmet İnönü Raporu, 1935
Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasında önemli rol oynayan ve isyanın akabinde sıkı yönetim ilan eden dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün raporunda Dersim’de olanların sorumluluğu devlet politikasıyla ilintilense de çözüm, iskan politikaları ve güvenlik tedbirlerinde aranıyor.
İnönü, bölgedeki sorunun zeminini, hükümetin halka inememesi, bölgedeki toprak ağası baskınlığı ve valilerin politika tutarsızlığı olarak görüyor. İnönü, bu değişkenlerin, Dersimli Kürtlerin soygun gibi suçlar işlediği, 'tekinsiz' bir ortam yarattığı görüşünü savunuyor.
Sorunun çözümünde asker gücünü anahtar olarak gören İnönü, bölgede 'Kürdistan kurulması tehlikesine' vurgu yapıyor. Tam da bu sebepten İnönü de kendisinden önce tespit ve çözüm önerisinde bulunan isimler gibi, bölgeye yönelik askeri operasyonların okullar yoluyla gerçekleştirilecek Türkleştirmeyle desteklenmesi gerektiğini düşünüyor.
Abidin Özmen Raporu, 1935
Umum Müfettişi Abidin Özmen, raporunda "Türk nüfusunun asimile olmasından" ve Ermenistan’daki Markist ve Leninist enstitülerde yapıldığını ifade ettiği Kürtçülükten duyduğu endişeyi dile getiriyor.
Özmen, öncüllerinden farklı olarak 'Kürtçülük' meselesini Suriye, ABD ve Rusya başta olmak üzere pek çok yabancı ülkenin desteğiyle oluşan bir sorun olarak görüyor.
Kürtlerin giderek artması endişesiyle yola çıkan isim, iskan politikaları, Türkçe eğitim, doğu bölgelerine özel öğretmenlerin gönderilmesi gibi önerilerin yanı sıra, daha önce telaffuz edilmemiş iki fikre daha yer veriyor: Türk erkeklerin Kürt kızlarıyla evlendirilmesi ve devşirme usulüyle çocukların ailelerinden alınıp ayrı yetiştirilmesi.
Sorunun çözümünün asimilasyon olduğunu savunan Özmen, raporunun sonunda meselenin zamana bırakılmamasına ve derhal çözümüne vurgu yapıyor.
Celal Bayar Raporu, 1936
Daha sonraları başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak İktisat Vekili Celal Bayar, 1936 yılında yazmış olduğu raporuyla, Kürt Sorunu’na, kısa bir süre önce bölgeyi inceleyen İnönü’den çok farklı bir tutumla yaklaşıyor. Bölgedeki sorunun vatandaşla devletin arasına girmiş olan ağalık sistemi olduğuna işaret eden Bayar, bölgede suç işleyenlere yönelik cezalandırma politikalarının kurunun yanında yaşın da yanmasına sebep olması ihtimaline değiniyor.
Doğu illerindeki otorite boşluğunun Cumhuriyet'in kuruluşunun çok öncesine dayandığını ve bu hassas soruna yönelik herhangi bir müdahalenin büyük hassasiyetle yapılması gerektiğini söylüyor.
Bölgeye deneyimli memurlar gönderilmesi gerektiğini savunan Bayar, bölgedeki ulaşım sorununun çözülmesinin öncelikli olduğunu düşünüyor. Sosyoekonomik yapının da önemine değinen iktisat vekili, köylünün toprak sahibi yapılması gerektiği ve bölgedeki ağalık sisteminin gücünün kırılması gerektiğini söylüyor.
Bayar ayrıca kendisinden önceki hiçbir raporda yer verilmeyen bir öneriyi dile getiriyor: Evlerinde çok vakit geçiren halkın el sanatlarına yönlendirilmesi. Ayrıca, henüz sanayileşmeye elverişli koşulların oluşmadığı bölgede, hayvancılık ve tarımın geliştirilmesi gerektiğine değiniyor.
CHP Azınlıklar Raporu, 1940
Yazarı ve yazılış tarihi bilinmeyen, ancak 1940 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) sunulan rapor, şimdiye kadar kaleme alınan pek çok raporla benzer bir perspektife sahip. Söz konusu rapor, Kürt Sorunu’nun çözümünde zorunlu iskan politikası ve asimilasyonla Türkleştirmenin gereğini savunuyor. Dil sorunun çözümüne öncelik verilmesi gerektiği savunulan raporda, bunun bölgeye yatılı okullar inşa edilmesi, Kürtçe bilen öğretmenlerin köy enstittülerine dahi alınmaması gibi sert çözüm önerilerine yer veriyor.
İlkokul öğretmeni yetiştirmek üzere açılmış olan Köy Enstitüleri 1940'tan 1954'e kadar faaliyet gösterdi. [AA]
Avni Doğan Raporu, 1943
Birinci Umum Müfettişi Avni Doğan, 1943 yılında hazırladığı raporu, Abdülhalik Renda ve Cemil Uybadın’ın raporlarına dayandırıyor. Doğan’ın raporundaki "Cumhuriyetin Doğu’ya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi gibidir" cümlesi metnin en çarpıcı ifadelerinden biri olarak göze çarpıyor.
Doğan'ın raporu, kısa vadede bölgeye gönderilecek memurların şartlarının iyileştirilmesi, jandarma ve güvenliğin artırılması ve okullara bölge dışından öğretmen takviye edilmesi gibi 'önleyici' önerilerden oluşuyor. Ancak Doğan, uzun vadede izlenecek yolun şiddet içermemesi gerektiğinin altını çiziyor.
Doğan’ın aktarımında bir diğer dikkat çeken bölüm ise uzun vadeli çözümlerin 60-70 yıllık bir süreci kapsadığı kısmı. Doğan, bölgedeki çözümün anahtarı saydığı Türkleştirmenin çok uzun yıllar boyunca, yumuşak bir yöntemle uygulamaya koyulmasını savunuyor.
Burhan Ulutan Raporu, 1947
Maliye Müfettişi Burhan Ulutan, 1947 yılında kaleme aldığı raporunda, sorunun çözüm aracının silahlı kuvvetler, yönteminin de şiddet olmadığının altını kesin olarak çiziyor. Sınırların değişmemesi için bölge halkıyla devlet arasında yakınlık sağlanmasını savunan Ulutan, bölgede güç sahibi olan ağaların Irak ve İran’la yakın ilişkide olmasının sınır güvenliğine büyük bir darbe olduğu görüşünü aktarıyor.
Halkın devletten güleryüz ve iyi muamele beklediğini belirten Ulutan bölgeye, 'hırsız ve zalim' memurlar yerine iyi yetişmiş görevlilerin atanmasını gerekli görüyor. Başka bir deyişle Ulutan, şiddet siyasetine son verilmesi gereğini savunuyor.
27 Mayıs Raporu, 1961
1960 Darbesi’nin etkisi altında kaleme alınmış ve dönemi içerisindeki en keskin görüşlere sahip raporun en çarpıcı yargılarından birisinin "Kürt meselesi yoktur" cümlesi olduğu söylenebilir. Rapor, Doğu’daki soruna "Kendini Kürt sanan Türklerin meselesi" diye bakıyor.
1961 yılında kaleme alınan rapor, öncüllerinden çok daha bir sert iskan politikasını savunuyor. Bölgede asimilasyon politikasına hız verilmesi gerektiğini belirten rapor, Türklerin doğuya, Kürtlerin ise batıya yerleştirilmesini gerekli görüyor. Bölgenin Irak Kürtleriyle ilişkisinin kesilmesinin önemine işaret eden rapor, fabrikalar kurulması suretiyle bölgenin ekonomik anlamda güçlendirilmesini savunuyor.
Bölgeye yatılı okullar kurulması gerektiğinin savunulduğu raporda, güvenliğin sağlanabilmesi için bölgenin ulaşım bakımından iyileştirilmesi gerekliliği aktarılıyor. Raporda, öncüllerinden farklı olarak yer alan "akademik işler" bölümü dikkat çekiyor. Bu başlık, "Kürtlerin Türk olduğunu kanıtlayan" çalışmalara öncelik verilmesini destekliyor.
DSP Güneydoğu Raporu, 1987
Demokratik Sol Parti’nin 1987 yılında yayınladığı raporun ana fikrini, parti başkanı Bülent Ecevit’in bölgedeki güvenlik sorununun ancak güvenliğin sağlanmasının yanı sıra, sosyo-ekonomik çözüm planıyla çözülebileceği görüşü net şekilde ortaya koyuyor.
Bölgedeki sorunun feodal yapıyla ilintili olduğunu savunan rapor, sıkı yönetim gibi baskıcı yöntemler yerine, bölgede her yönden iyileştirici etki sağlamanın hedeflenmesi gerektiğine işaret ediyor.
BDP İl Başkanı Çelik ve beraberindeki iki kişinin emniyetteki sorgusu sürüyor.
1984'ten bu yana Türk askeri PKK'ya karşı mücadele verdi.
SHP Raporu, 1990
Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin (SHP) 1990 yılında yayınladığı rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki sorunun ayrılıkçı silahlı grupların yanı sıra, yanlış hükümet politikaları sebebiyle artarak sürdüğü görüşünü savunuyor. Bölgedeki anadil yasağına dikkat çeken rapor, sorunların demokratik bir yöntemle çözülmek yerine, baskının arttırılması yoluna gidildiğine işaret ediyor.
Herhangi bir etnik grubun diğerine göre daha avanatajlı olmadığı bir yurttaşlık tanımının hayata geçirilmesi gerektiği savunulan rapor, çözümü ekonomi politikalarında yapılacak değişimde görüyor. Rapor, bölgesel kalkınma için orta ve uzun vadedeki hedeflerin detaylıca belirlenmesini ve özel istihdam projelerinin hayata geçirilmesini destekliyor.
Ekonominin yanı sıra, devletin 'terör örgütlerine' yönelik tutumunda değişiklik yapması gerektiği belirtilen raporda, yönetimin bölge halkını silahlı örgütlere karşı yanına çekmesi öneriliyor.
Rapor ayrıca, çözüm için anayasadan başlayarak, olağanüstü hal kanunundaki kısıtlamaların kaldırılması ve tutukluluk süre ve koşulları başta olmak üzere pek çok konuda olumlu adım atılmasını destekliyor.
Kürt Sorunu’nu daha önceki raporlardan farklı olarak güvenlik ve ekonomi alanlarının dışında da inceleyen rapor, bölge halkının anadilde konuşma ve eğitim alma gibi hakları elde etmesi gerektiğini bildiriyor.
Recep Tayyip Erdoğan Raporu, 1991
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, 1991’de Refah Partisi İstanbul İl Başkanı’yken hazırlattığı raporda, daha önce 'Şark Sorunu' diye nitelendirilen sorunun aslında 'Kürt Sorunu' olduğu tespitine yer veriyor. Sorunun çözümünde resmi ideoloji ve devletin tutumunu sorgulayan Erdoğan, Kürtlerin etnik kökenleri sebebiyle çektikleri acının teleffuz edilebilmesinin çözüme giden ilk adım olduğu görüşünde.
Kürtlere, dillerini öğrenme gibi kültürel hakların tanınması gerektiğini savunan rapor, anadilde eğitimin de önünün açılmasının gereğini vurguluyor. Raporda, Kürtlere, Türklerle ortak paydaları olan İslam üzerinden ulaşılabileceğini savunuyor.
Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye Cumhuriyeti’nden kopmak istemediğini vurgulayan rapor, çözümün şiddet ve baskıdan değil birleştirici bir tutumdan geçtiğine vurgu yapıyor.
MÇP Doğu ve Güneydoğu Anadolu Raporu, 1991
Muhafazakar Parti’nin 30 Kasım 1985 tarihinde adının değiştirmesiyle kurulan ve sekiz yıl boyunca faaliyet gösteren Milliyetçi Çalışma Partisi’nin kamuoyuyla paylaştığı tek çalışmasında PKK, ABD ve Batılı ülkelerin Anadolu’yu ele geçirmek için yarattıkları bir güç olarak görülüyor.
Doğu ve Güneydoğu’daki sorunu ekonomik olarak yorumlayan parti, raporunda, Kürt diye bir etnik kimlik ve Kürtçe diye bir dil olmadığını savunuyor.
Kürtlerin Türklerden geldiğini savunan parti, Kürt Sorunu'nu 'suni' olarak yorumluyor ve çözüm önerilerinde yalnızca ekonomiyi eleştiren bir stratejiyi hedefliyor.
Adnan Kahveci Raporu, 1992
Dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından 1988 yılında getirildiği maliye bakanlığı görevi sırasında bir rapor kaleme alan Adnan Kahveci, silahlı faaliyetlerin, demokratikleşme adı altında verilen hak ve tavizlere rağmen sona ermeyeceğini savunuyor.
Türkiye’nin gerekli demokratik olguluğa erişmediğini savunan Kahveci, "Terör ile demokratikleşmeyi birbiriyle ilişkilendirmek en büyük hatadır" diyor.
Kürtlere talep ettikleri demokratik hakların sağlanmasının mühim olduğunu söyleyen Kahveci, sıkı terör yasalarının Avrupa’nın bazı ülkelerinde olduğu gibi uygulamaya koyulması gerektiğine vurgu yaparak silahlı faaliyetle Kürtlerin taleplerini net bir biçimde ayırıyor.
Kahveci ayrıca, bölünme endişesi taşımak yerine bölgenin ekonomik olarak geliştirilmesi önerisine de yer veriyor.
SHP 'Newroz' Raporu, 1992
Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nin 'Newroz Raporu', 1992 yılı Nevruz kutlamalarında, güvenlik güçlerinin sivil halka ateş açtığı olaylarla ilgili tespit ve çözüm önerisi kaynağı olarak yazıldı. Askerin tek taraflı saldırısı mı yoksa karşılıklı çatışma mı olduğu tartışmalı olayların ardından, SHP ekibi Kürtlere yönelik pek çok özgürlüğü savunan çözüm önerileri sıralıyor. Bunlar arasında, olağanüstü hal, bölge valiliği ve köy koruculuğun kaldırılmasının yanı sıra, Kürtçe öğrenmenin, Kürtçe yayın yapmanın ve demokrasiyi destekleyen bölge yönetimlerinin önünün açılmasının gereği savunuluyor. Raporda, 'propaganda suçunun' kaldırılması tavsiye ediliyor.
Rapor, devletin bölgeye yatırım yapması ve bölgedeki işsizliğe çözüm getirmesinin önemine de yer veriyor.
ANAP Raporu, 1993
Anavatan Partisi’nin, 1993 yılında kaleme aldığı Kürt Raporu, Kahveci’ye benzer şekilde 'teröre' karşı sert tedbirler alınmasını, ancak bölge halkına haklar tanınmasını savunuyor.
PKK’nın Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçelerinde, 1984 yılında düzenlediği saldırılar ve sonrasında, 19 Temmuz 1987 tarihinde başlatılan 'Olağanüstü Hal' uygulamasına son verilmesi gerektiğini savunuyor.
Buna karşılık parti, öncelikli saydığı güvenlik konusunda çeşitli sıkı tedbirleri destekliyor. 1993 tarihli raporda, valilere yeni yetkiler verilmesi, Güvenlik Müsteşarlığı kurulması, terörle mücadele eğitimi görmüş polis ve jandarma sayısının artırılması, PKK için özel tip cezaevleri inşa edilmesi gibi tedbir önerilerine yer veriliyor.
Refah Partisi Güneydoğu Raporu, 1994
Refah Partisi’nin 1995 seçimleri öncesi yayınladığı raporda, henüz çözülemediği belirtilen 'terör sorununa' ilişkin durum tespitleri ve çözüm önerilerine yer veriliyor.
RP’nin raporunda, olağanüstü halin kaldırılması ve istihdam sorunun çözülmesi gibi öncüllerinin de yer verdiği çözüm önerilerinin yanı sıra, Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılması gibi öneriler getiriliyor.
TBMM Göç Araştırma Komisyonu Raporu, 1997-98
1997 tarihli TBMM Göç Araştırma Raporu, metnin kaleme alınışından bir yıl önce, dokuz CHP’li milletvekilinin Doğu ve Günyedoğu Anadolu bölgelerinde bazı yerleşimlerin boşaltılmasının ardındaki gerekçeleri araştırma çabasının eseri olarak ortaya çıktı.
Rapor, temel olarak 3 bin 428 yerleşim bölgesinde bulunan 57 bin 314 hanedeki, 378 bin 335 kişinin göç ettiğini ortaya koyuyor. Rapor, bu olgunun arkasında bulunan başta ekonomi ve güvenlik olan çeşitli sebeplere değiniyor.
CHP’li milletvekilleri, kaleme aldıkları metinde yerleşim birimlerinin boşaltılması uygulamasına son verilmesi, göçe tâbi tutulanlara tazminat ödenmesi, OHAL’in sona erdirilmesi ve TBMM bünyesinde kalıcı bir göç komisyonu kurulması gibi öneriler de bulunuyor.
Rapor, göçle sonuçlanan ve dönemin en önemli sorunlarından biri olan Kürt Sorunu’nun sivil irade olmadan çözülmesinin imkansız olduğu gibi tespitlerde bulunması açısından büyük önem teşkil ediyor.
CHP Demokratikleşme ve İnsan Hakları Raporu, 1999
CHP Merkez Yürütme Kurulu üyesi Algan Hacaloğlu’nun başkanlığındaki bir komisyon tarafından hazırlanan rapor, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının yaşadığı 'mağduriyetin' sebep ve çözüm önerilerine yer veriyor.
Bölgede şiddetin, eşitsizlik, hukuksuzluk ve kuralsızlığın hüküm sürdüğünün altının çizildiği raporda, 'polis devleti' görüntülerinin halk arasındaki güvensizlik ortamını körüklediği belirtiliyor. Birliğin ancak din veya ırktan bağımsız şekilde sağlanabileceğine değinen rapor, 'sosyal demokrasinin' yapıcı rolünün altını çiziyor.
Yargı sisteminde ve kanunlarda önemli değişiklikleri savunuyor ve ölüm cezasının koşulsuz olarak kaldırılması gerektiğini ifade ediyor.
Söz konusu rapor, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden (DGM), olağanüstü hal uygulamaları ve illegal istihbarat birimi diye adlandırdığı JİTEM gibi baskı aracı olan ve insan haklarına aykırı saydığı pek çok kurum ve uygulamanın sonlanması taraftarı olması açısından da önem arz ediyor.
Algan Hacaloğlu Raporu, 2000
1992 yılında insan hakları üzerine rapor yazan komisyonun başındaki isim olan Hacaloğlu, bir yıl önceki raporla büyük tutarlılıklar içeren yeni bir 'demoratikleşme' belgesine imza attı.
Çoğulcu demokrasinin hayata geçemediğini savunan rapor, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sicili, askerler ve silahlı grupların kan dökmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hak mahrumiyeti, köy boşaltmaları uygulamalarının sürmesi ve anti-demokratik kurum ve uygulamalarının kaldırılması önerisinin yanı sıra, yeni bir anayasa yazılması tavsiyesiyle dikkat çekiyor.
DTP Siyasi Tutum Belgesi, 2007
Demokratik Toplum Partisi’nin 8 Kasım 2007 tarihinde yayınladığı belge, Kürt Sorunu’nun çözümünde Halkın Emek Partisi’nden (HEP) doğan oluşumların yayınladığı belgeler arasında en net ve detaylısı oldu. Söz konusu belge, son döneme kadar Kürt Sorunu’nun çözümü adına yapılan tartışmalarda önemli bir tez olarak karşılaşılır nitelikte.
Bunlardan birisi, belgenin önemine vurgu yaptığı 'Türkiyelilik üst kimliği' oldu. Parti, yerel yönetimleri güçlendirmeyi amaçlayan 'demokratik özerklik' fikrinin de savunucu oldu. Kültürel farklılıkların ifadesi önündeki engellerin kaldırılmasının gereğini savunan parti, bunun da sağlıktan güvenliğe toplumu ilgilendiren tüm konularla yetkilenmiş bölge meclislerinin kurularak gerçekleşeceğini söylüyor.
Öncüllerinin olduğu gibi, Doğu ve Güneydoğu’da ekonomik kalkınmayı da zorunlu gören parti, göç sorununun çözümü için ekonomik alt yapının oluşturulması gerektiği yönünde görüş belirtiyor. DTP, bölgedeki refahın ancak işsizlik, eğitim, kadın ve sağlık sorunlarının çözüme ulaşmasından geçtiğini ifade ediyor.
Saadet Partisi Raporu, 2009
Milli Görüş Hareketi’nin Fazilet Partisi’nden sonra kurulan son partisi SP'nin 2009’da yayınladığı belge, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da süregelen sorunu "kirli bir oyun" olarak niteliyor ve bu sorunun acil bir şekilde çözümünün gereğini savunuyor. Kürt ve Türkler için "aynı medeniyetin varisleri" diyen parti, ırkçılık karşıtı net bir tutum sergiliyor.
Türkiye’de değişimin ancak anayasal değişiklikleri de kapsamak suretiyle gerçekleşeceği ifade edilen raporda, insan hakları da önemli yer tutuyor. Türkiye’deki hukuki uygulamalar sebebiyle 18 yaşın altındaki pek çok sayıda kişinin "terör örgütüne yardım ve yataklık" suçlamalarıyla 10 yılla yargılandıklarına değiniyor, söz konusu maddelerin derhal değiştirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Sorunun anahtarını itidalde gören SP, hükümetin daha yumuşak bir tavır ve söylem geliştirmesini, sorunun çözümünde de hükümetin değil devletin taraf alınması gerektiğini dile getiriyor. Parti her şeyden önce, Kürt Sorunu’nun demokratikleşme sorunu olarak algılanmasının iyi bir başlangıç olacağı şeklinde görüş bildiriyor.
submitted by osmanonurkoc to KGBTR [link] [comments]


2018.09.12 16:23 Kilexey Bir lise ogrencisi olarak Doga Koleji hakkinda sahsi dusuncelerim

Oncelikle herkese merhaba, bu uzun bir post olacak uyarmadi demeyin x)
Ben lise 4 ogrencisiyim ve doga okullarina gidiyorum. Doga kolejinin lise hakkinda ne kadar yetersiz ve kotu bir egitimi oldugundan soz edecegim. İster beni sayin veya saymayin, ama bunlar gercekler.
1- İlk olarak neden doga kolejinde okuyorum?
Cevabi cok karmasik olmasa gerek. 3 yil once teoga girdim ve teogdan 475 puan aldim. Bazilariniz "Oha, bu puani alip ozeli mi sectin?" diyebilir ama bunu siz kendi standartlariniza gore yorumluyorsunuz. Benim okudugum ortaokulda cok iyi bir siniftaydim (hava atmak icin soylemiyorum, sebebini birazdan anlarsiniz). Denemelerde herkes full cekerken ben hep ders basi 1 yanlis bilmeden bazi dersler icin 2 yanlis yapiyordum. İlk teoga girdigimde bizim siniftan (24 kisiden) 3 full cikmisti. Zaten beklenen bir seydi, ben cok kotu bir stres hastaligina yakalanip talihsizlikle sonuclanmisti. Sinifin en kotu 2. kisisi toplamda 5 yanlis yapip benim 10 yanlis yapmam bana cok koymustu. Ailemle ve birkac ogretmenimle konusup ikinci teoga bir ozel ogretmen tutup girmem kanaatine vardik (sadece 1 ders icin) ve o ogretmen sayesinde ikinci teogdan X dersini full cektim, ama diger derslerden toplamda 5 yanlisim vardi ve yine sinif sonuncusu olmustum. 2. teogum daha iyi gecince guzel bir lisede okuma hayali kuruyordum. Tercihlerimi yaptim ve 0.5 puan ile kacirdigimi ogrenince yikildim ama elimden bir sey gelmiyordu. Ben de doga kolejine kaydoldum (iyi bir miktar burs ile).
2- "Hayirdir, okulunu neden kotu buluyorsun?"
Her okulun kendine has problemleri olsa gerek. Bizim okulun problemi diger ozel okullar gibi surekli problemli olmasi. Doga kolejinin en iyi liselerinden birindeyim su anda ve bizim sinif haric durum vahim (diger doga koleji liseleri icin).
İlk olarak bize soz verdikleri "egitim ve sinif kalitesine" hicbir zaman bizim okulda erisemediler. Temin etmek icin kac kere sorduysak da (soz verdikleri ama yapamayacaklari sozler icin) hepsinde de olumlu yanit verdiler ve yapacaklarini soylediler. Ornek vermek gerekirse benim yanimda aileme "Cocugunuz vip sinifina giremeyebilir, bunu bilmeniz gerekiyor. Vip sinifi teogdan 490 ve ustu alan ogrenciler icin olusturulmus bir konsepttir". Tamam, hicbir problem yoktu benim icin cunku benden daha iyilerle okuyacagim icin ve rekabet edecegim icin mutluydum. Ilk gun siniflar aciklandi ve sinifimda 490 veya ustu alan 3 ogrenci vardi (bir tanesi sonradan okul degistirdi yazdigim rezaletliklerden dolayi) ve 370-450 puan araliginda en az 8-9 kisi vardi. Bu sozu tutamamislardi ve ben bunu fark edip birkac kisi (zamaninda 2 yakin arkadasim ve aileme) soylesem de "Bir sey olmaz" cevabini almistim. Okul basladiktan bir sure sonra bizi tekrardan sinav yapacaklarini duyurdular, renk sinavi. Renk sinavi gecmis senelerde cikan mat ALES sorularin toplamasiydi (yaklasik 40s) ve ne kadar dogru yaparsaniz ona gore ozel renk grubuna girmis oluyordunuz. %70+ mavi %50-70 yesil %25-50 kirmizi %25> mor Benim en sevdigim ders matematik oldugum icin ve calistigim icin ben bu sinavdan 70+ puan almistim (sinirla) ve benimle beraber 5 kisi ozel bir sinifa alindik. Bu sinifta "Mavi grubunun" ne kadar ilerleyecegi, hedef-planlari anlatildi. Liseye yeni gecmis olan saf ben hocalarin adeta buyusune kapilmisti. Bizi her gun okul cikisi toplama 12. siniflarin yanina goturuyorlardi ve motive ediyorlardi. Hatta bazi gunler cikolata bile dagitiyorlardi etude kalanlara (toplama sinif baska cok iyi okullardan ogrencilere "bir takim indirim" yapip topladiklari ogrenci grubudur yani sadece son sene o okulda okurlar ve oradan mezun olmus demektirler, boylelikle ozel okullar bu ogrenciler iyi bir universite kazandiginda kolayca reklamini yaparlar). Bu gun sonu kursu 4 arkadasimla beraber bizi gercekten bir yere getirecegine karar vermistik. Hep beraber etudlere kalip (12lerin yaninda) 9. sinif konulari calisiyorduk. Bu kismi gercekten okulun iyidi ama bu sistem cok yurumedi cunku mavi grubu barajini gittikce astilar ve girmemesi gereken birkac kisi cok calisip tam sinirda gecmisti ve geicnce salmislardi. Duzen yavas yavas bozuldu. Hocalar bitirebe kadar ben her hafta neredeyse her gun kaliyordum.
Daha sonra bu mavi grup icin ozel test kitaplari aldirdilar (2. sacmalik). Kitaplarin serisi "Antremanlarla matematik". Eger bu kitabi cozen varsa biliyordur, cozmeyenler icin kisa bir ozet: Kitap 4 islem gibi cok basit mantik, el parmak gerektiren bir kitap. Bizim mavi grubunun matematik dersini yoneten hoca bu kitabi kullandirtmaya karsi cikti (mavi grubunu iki tane hoca yonetiyordu, kendilerine mudur yardimcilari diyebiliriz). Karsi cikma sebebi bizim bu kitapla zaman kaybetmek yerine birey B veya C cozebilme kapasitemez oldugundan cozmeyebilecegimizi soyledi. Birey C yi bilmeyen varsa su anda piyasada olan en zor kitaplardan bir tanesidir (derece isteyen 12 ler Birey B hatta bazilari C cozer ki C daha zordur). Burada grubu yoneten mudur yardimcilari ve matematik hocasi biraz takisti ve matematik hocasinin susmasi gerekti ama hakli olan mat hocasiydi cunku diger kitap bizim zamanimizi calmaktan baska bir sey yapmiyordu. Renk gruplarina gore Antremanlarla Mat kitabindan haftalik hedefler konuldu ve hedefine ulasamayanlar icin zorunlu etud vardi. Aileler aranilip ogrencilerin siniflarda kalip bitirmesi gerekiyordu. Chill, daha 9. sinifiz ve bize ne yapiyorlar, neye ugradigimizi sasirdik AMA bize onceden zorlu bir surec olacagini soylemislerdi bu okula okumanin.
Yazililar ile ilgili de "yazili oncesi mini test" diye bir uygulama vardi. Bu uygulamanin amaci bize yaziliya hazirliyor olmasiydi. Normal yazililarin 1 hafta oncesinden bu mini testleri olup yaziliya girerdik ((o zaman yazili olmanin mantigi ne dimi??)). Bu uygulama tutmadi (yani biz test robotuymusuz haberimiz yokmus) ve 3. yazililar ve sonrasi icin bu uygulama yapilmadi. Yazililar hakkinda konu acilmisken yazililar cok kolay degil ama zor da degil. En iyi devlet liselerine giden arkadaslariminkiyle karsilastiriyoruz ve bizim sinavlardan 80+ alan birisi herhalde devlette 70~ alir diye dusunuyorum yani en azindan ben buna vardim. Yazili ortalamalarim bayagi yuksek ve devlet yazililarinj cozerken (akildan cikarmiyoruz, en iyi devlet liselerinden konusuyorum) 80~ civari aliyorum. Bunun baska bir sebebi de BAZI hocalarin "Evet arkadaslar 2. Turkce yazilisi icin 17. sfdeki etkinlige iyi calisin" demesi olabilir. Dedigim gibi bunu bazi hocalar soyledi, zaten 2. yilimizda hocalarin bunu soylemesi de yasaklandi. Soylemeden gecmemek lazim, sacma sapan bir kelebek sistemi uygulandi. Tamam 11 ile 9 karissin super, ama okulun %70 i salak ogrenci oldugundan bir salagin saginiza veya solunuza veya yakininiza dusme olasiligi cok fazla. Bunlar yuzunden konsantre olamayabiliyorsunuz. Ogrenci konusu acilmisken Caliskan ogrenciler haric "Param var istedigimi yaparim" diye %20 bir grup var. "Banane dunyadan, bir sey olurum iste" diyen %30 bir grup var. "Ayol calisalim gibi gorunelim kizlar" diyen %20 bir grup var, var da var. Adam gibi calisan %15-20 lik bir grup var. Ogrenci kalitesi cok dusuk ve yukarida yazdigim gibi toplama ogrenciler olmasa ne bok yiyecek acaba okul (veya bizim gibileri kandiramasa ama oyle bir devir olmaz). Baska caliskan ogrencilerle (dogadakilerle) konustum (nasil tanistigimi sormayin, mat ogretmen araciligi) ve onlarda da durumun pek farkli olmadigini anladim. Hatta bir hoca siniflarinda cok sinirlenip sormus: "Neden okula geliyorsun, veya bu okul?" , ogrenci de: "Babam gonderiyor, baska okul kabul etmedi". Yani devletten baska bir okul bu ogreciyi kabul etmemis. Para icin yaptiklari son nokta (olsa keske).
Baska traji-komik bir durum, bize okulda "Tableti egitim sistemi" oldugunu soylemislerdi. Tabletten ders islenecek de ara sira da yazmayi unutmamak icin defter kullanacakmisiz. Hatta okulun ilk gunu tabletin yeterli olacagini soylemislerdi. Iyiki oyle olmamis ama bir suru kisiye bosuna tablet aldirdilar. Tablette yaptigimiz sey: Hoca tahtanin ssini aliyor, bize gonderiyor. Bunu takvim uygulamasina koymuslar, evet bu kadar.
2 yil gecti ve darbe yasandi. Okul idaresinin degistigi soylendi ve yeni sacmaliklar eklenilmeye baslandi. Haftalik cop deneme olan "DAGIS" diye deneme uygulanmaya baslandi. Bu denemenin hedefi o hafta ne islediysek onlardan 7-8 soru ve eksigimizi bulmamizdi. Yine eyw, fikir cok guzel ama sorular dengesizdi. Bir hafta cok kolay diger hafta cok zor, bazen hocalar "Su konuya agirlik verin" diyorlardi ve evet bunu bazi hocalar yapmaya devam ediyordu yasak olmasina ragmen. Soz denemeden acilmisken son denemelerden soz etmek istiyorum cunku onlar da hak ettigi spotu kazandilar. Doga deneme kalitesi orta-kotu arasi. Bizi normal uni sinavi denemesine benzer denemelere soktujlarini soylediler ama sorular birkac sefer haric uyusmamisti (ve hala oyle). Gereksiz bir zorlugu vardi, yani oyle zor ki onu cozsen gercek sinavi cozup cozemeyecegin hala belli degil cunku soru sorma tipi gercekten uni sinavina benzemiyordu. Turkce dersleri cok yetersiz, sorulari de oyle. Doganin kendi kaynaklari cope yakin, cozmenizi asla tavsiye etmiyorum. Fen dersleri, anlatimi iyi veya ogretmenlerin cok iyi. Su anda sadece ogretmenlerime tesekkur edebiliyorum, baskasina degil (okulla ilgili) cunku bazi okul kurallarina uymayip dogru olan bize okul harici kaynak aldirip onlari cozduruyorlar.
Raunt diye bir grup ile antlamis doga okullari. Internette konu anlatimli egitim + ozel kitaplari ve fasikulleri var. Raunt'un kendisi cok pahali, tuttuklari bazi ogretmenler iyi kalitede degil (youtube barken rauntu tercih etmemem gerekiyor, cunku rauntun fiyati 2k ). Raunt yerine acik sozlu olmak gerekirse (yeterince oldum) limit, esen,birey, 3,4,5, acil, karekok, nihat bilgin cozuyoruz. Okula kalsak batardim. Okul iradesiccok kati, kendi kafalarina gore cok fazla degisik karar alip bizi (ogrencileri ve ogretmenleri) fazla dusunmuyorlar. Deneme kalitesi ne kadar gundeme geldiyse yapilabilecek bir sey yokmus. Size bazi ogrenciler icin olacaklari, hatta olmuslari yaziyim uni sinavina ogrenci girip ciktan sonra. Bize ornek verildi, bir ogrencinin okuldaki denemeleri cok iyi geciyormus ve zamani hep yetiyirmus ama gercek sinavda yetistirememis ve beklediginden cok daha kotu gelmis. Bu en iyi ogrencilere oldu bu sene (2018 YKS) ve bizim ne kadar siki calismamiz gerektigini soyledi mudur yardimcisi. Hocam, kendiniz soylediniz denemelerinizin kotu oldugunu ama biz ne kadar cabalasak nafile. Bazi ogretmenler de aileler icin , gordugunuz gbi okul icinde yapilan deneme sonuclari elimde, ogrenci hep iyi sergilemis ama kopya mi cekmis baska bir sey yapmis bilemeyiz cunku gercek sinavi cok kotu, yapabilecegimiz bir sey yok.
Simdilik bu kadar, ileride eklerim simdi sarjim bitiyor.
Ingilizce egitimi fena degil ama onda da eksiklikler var
LUTFEN AKLINIZA TAKILAN HER SEYI SORUN, EMIN OLUN KURUM YERINE BEN COK DAHA FAYDALI OLURUM
submitted by Kilexey to Turkey [link] [comments]


2018.09.11 07:53 ahmetkara46 MUHAFAZAKAR HİSSİYAT...

MUHAFAZAKAR HİSSİYAT!..
Soner YALÇIN
2002 yılında; İmam Hatip Lisesi sayısı 450 idi. Bu liselerde okuyan öğrenci sayısı ise 71 bin 100 idi. 2017'de İmam Hatip Lisesi sayısı 1.452 oldu. Öğrenci sayısı ise 645 bin 318 oldu. Bugün her yüz liseliden 15'i İmam Hatip'li. Peki… Dağı taşı İmam Hatip okullarıyla doldurursak bu bize teknoloji, patent, üretim artışı, kalkınma, refah olarak geri döner mi? Bakınız: “PISA” adını duymuşsunuzdur; Uluslararası Öğrenci Başarısını Ölçme Programı. Kurucusu olduğumuz OECD tarafından üç yılda bir yapılan uygulamayla, milyonlarca öğrencinin, matematik- fen bilgisi düzeylerini ve okuduğunu kavrama konusunda “eğitim kalitesini” ortaya çıkarıyor… 2015 yılında 72 ülke arasında Türkiye başarı gösteremedi: – Fen alanında 52'nci olduk. OECD ortalaması 493 puandı; biz 425 puan aldık… – Okuma becerisinde 50'nci olduk. OECD ortalaması 492 puandı; biz 428 puan aldık… – Matematik alanında 49'uncu olduk. OECD ortalaması 490 puandı biz 420 puan aldık.. Bir önceki testte/2012 yılında sıralamamız; 43, 42 ve 44 idi. 2003 yılında yapılan sınavda ise, her üç alanda da 28'inciydik! Ve: Türkiye'nin PISA örneklemine dahil edilen lise türleri arasında en başarısız olanlar meslek liseleriydi. Meslek liseleri arasında ise, en başarısız olanlar İmam Hatip Liseliler çıktı! Evet, İmam Hatip Okulları Türkiye'nin PISA ortalamasını çok aşağıya çekiyor. Buna rağmen… Türkiye'nin en başarılı devlet okullarının başında gelen Fen Liselerine 2018'de -okullara ayrılan- bütçeden düşük pay verildi. Bütçeden -Fen Liselerinden 16 kat fazla- payı hangi okul aldı: İmam Hatip!
Daha vahimi
ÖSYM, 2017 yükseköğretim merkezi yerleştirme sonuçlarını açıkladı. – İmam Hatip Lisesi mezunu 222 bin 925 adaydan sadece 40 bini tercihlerine yerleşebildi. Yani… Sınava giren her beş İmam Hatipliden sadece biri üniversiteye girebildi. Daha acısı var: Aynı sınavda İmam Hatipli 100 öğrenciden sadece 19'u fen bilimlerinden bir soru ve üstünü bilebildi. 81 öğrenci ise, bir soru bile çözemedi! Peki çözüm ne? İmam Hatip okullarında kaliteyi artırmak olabilir mi? Hayır. Üniversite sınav sistemini değiştirdiler! Tamam yapın! Hatta PISA sınavlarına İmam Hatipli öğrencilerini sokmayın! Tamam, dağı taşı İmam Hatip okullarıyla doldurun. Peki, sonuç? – Çin'in yıllık patent başvurusu 2 milyona yakın. Türkiye'nin yıllık patent başvurusu 100 bine yakın. Dünya toplamı 4.5 milyon! Çin'in dünya patent payındaki yeri yüzde 40.2… Türkiye'nin dünya patent payındaki yeri yüzde 2.4… – Çin'in ihracatında ileri teknolojisinin payı yüzde 27… Türkiye'nin ihracatında bu pay yüzde 1.9… Dünya ortalaması yüzde 17! Bu tablonun eğitim kalitesiyle ilgisi yok mu? Son PISA sonucu şu gerçeği ortaya çıkardı: En başarılı Fen Lisesi ile en başarısız İmam Hatip Lisesi arasında akademik anlamda yaklaşık beş öğretim yılı gibi fark var. Yani… Fen Lisesi öğrencilerinin performansı 10. sınıf düzeyinde, İmam Hatip öğrencilerinin performansı 6. sınıf! AKP ise, 2020 yılına kadar 10 Fen Lisesi binasına karşılık, 182 İmam Hatip binası yapmayı hedefliyor…
II. Abdülhamit kuşağı
Modern okul… Tam anlamıyla Sanayi Devrimi'nin ihtiyacı sonucu doğdu. Bilgi ve beceriye sahip bir işgücü yaratmaktı hedef… Okulun Osmanlı'ya geliş amacı farklı oldu: II. Mahmut, 1824 yılında yayınladığı fermanla ilköğretimi zorunlu kıldı. Gerekçesi Batı'dan farklıydı; çocuklara din öğretmekti! – Modernist- Abdülmecit'in tahta çıkışıyla eğitimde pek çok yenilik yapıldı. Sadece din değil, dünyayı kavramak için de öğrenim yapıldı. Padişaha göre eğitim-öğretim ve bilim sermayesi önemliydi. Bu amaçla örneğin… – Zorunlu öğrenim altı yıla çıkarıldı. – Öğretmen okulları açıldı. – Medrese dışında öğrenim dili Türkçe oldu. – Kız orta okulları açıldı; öğretmen okullarına gitmeleri sağlandı. Okullaşma II. Abdülhamit ile de devam etti. Ancak müfredat tekrar değiştirildi; din dersleri artırıldı. Padişah, Osmanlı'nın yıkılışını ancak öğrencilerin din bilgisini artırarak durduracağını sandı. 33 yıllık iktidarını mektepliler yıktı! AKP, 2012'den itibaren sistematik biçimde İmam Hatip okulu sayısında büyük artışlar yapıyor. Neredeyse tüm öğrencileri İmam Hatipli yapmak istiyor! Bu okullardaki pansiyon sayısını artırıp, servisleri bedava yapıp, öğle yemeği vs. vererek okullar arasında ayrımcılık yapıyor. Vs. Oysa: II. Abdülhamit'in müfredatıyla yetişenler onu yıktı! Mustafa Kemal vd. Cumhuriyet kadroları II. Abdülhamit neslinin çocukları değil mi? Mesele, nitelikli kadrolar yetiştirmektir! Çöküşü böyle durdurabilirsiniz. Dağı taşı İmam Hatipli yapmak ise “muhafazakar hissiyatı” okşar o kadar!

soneryalçın

submitted by ahmetkara46 to u/ahmetkara46 [link] [comments]


10 Farklı Ülkeden Zorunlu Okul Formaları - YouTube OKULLARIN AÇILIŞ TARİHİ BELLİ OLDU! TELAFİ EĞİTİMİ ZORUNLU MU? Telafi Eğitimi Ne Kadar Sürecek? Zorunlu Mu? 31 Ağustosta Mı Olucak? Gitmessek Ne Olur? Okulların Açılması İle Alakalı videoalar - YouTube Telafi Eğitim Zorunlu Olacak Mı? - Özel Okulların Durumu Okullar İle İlgili 4 Senorya Ne? Okullar Açılacak Mı? Telafi Eğitimi Zorunlu Mu?

Zorunlu Hizmet Okulları 2019 - Okul Hizmet Puanları

  1. 10 Farklı Ülkeden Zorunlu Okul Formaları - YouTube
  2. OKULLARIN AÇILIŞ TARİHİ BELLİ OLDU! TELAFİ EĞİTİMİ ZORUNLU MU?
  3. Telafi Eğitimi Ne Kadar Sürecek? Zorunlu Mu? 31 Ağustosta Mı Olucak? Gitmessek Ne Olur?
  4. Okulların Açılması İle Alakalı videoalar - YouTube
  5. Telafi Eğitim Zorunlu Olacak Mı? - Özel Okulların Durumu
  6. Okullar İle İlgili 4 Senorya Ne? Okullar Açılacak Mı? Telafi Eğitimi Zorunlu Mu?
  7. 31 Ağustos'ta Telafi Eğitimleri Zorunlu Olacak mı?

Okullar İle İlgili 4 Senorya Ne? Okullar Açılacak Mı? Telafi Eğitimi Zorunlu Mu? ... Okulların İlk 3 Haftası Zorunlu Mu - Duration: 2:37. Bilgin Var Mı? 257 views. 2:37. Animation vs ... Öğrencilerimizin çok merak ettikleri soruların cevapları videomuzda. Okullar ne zaman açılıyor? Telafi eğitimi nasıl ve nerede olacak? Telafi eğitimi zorunlu... Şuan için hazırlanmış olan okullar ne zaman açılacak videolarını baya çektiğimiz için toplu halde herkez görsün diye böyle bir oynatma listesi yaptım. 10 Farklı Ülkede Zorunlu Okul Formaları Herşey Dahil olarak size YouTube'da en bilgilendirici büyüleyici ve çekici videoları getirmeyi hedefliyoruz. Destek... Özel okullar derneği yönetim kurulu başkanı Nurullah Dal, özel okulların durumunu, telafi eğitiminin ne zaman başlayacağını ve telafi eğitimi ile ilgili soruları yanıtladı. # ... Zorunlu Mu? 31 Ağustosta Mı Olucak? Gitmessek Ne Olur? Bilgin Var Mı? ... Okullar Nasıl Açılacak Kurallar Ne Olucak 31 Ağustosta Okul Kuralları Ne? - Duration: 2:31. ... 31 aĞustosta okula gİtmek zorunlu mu ? 8'den lİseye geÇenler hangİ okulda ders gÖrecek ? 31 aĞustos. - duration: 15:19. ant hocam 6,097 views. new